29 Eylül 2015 Salı

Inspiration










Gucci ss 2016 fashion show full of inspiration.

12 Şubat 2015 Perşembe

SEYAHAT @ Bir Masalın Ortasında - VENEDİK



Birçoklarına göre pis bir suyun içinde, kokudan durulmayan, olduğundan fazla abartılan o şehir Venedik. Tıpkı hakkında kötü yorumlar duyduğum bir filme gitmekten vazgeçmediğim gibi bu duyduklarım da Venedik'e gitmemize bir engel değildi. Sonuçta herkesin bakış açısı, algıları birbirinden çok farklı... Ayrıca, dünyada bir başka eşi olmayan, suda yaşayan bir şehir ne kadar kötü olabilirdi ki...


Bir önceki Roma seyahat yazımda da belirttiğim gibi Kasım'daki tatilimizin 2 gününü de Venedik'e ayırmıştık. Roma'dan Venedik'e Trenitalia'nın (http://www.trenitalia.com/) hızlı treni ile 3,5 saat gibi bir sürede ulaştık. Daha uygun fiyatlara normal tren seçeneği de mevcut, o da 7 saate yakın sürüyormuş. Önerim, seyahat tarihleriniz netleşir netleşmez tren biletlerinizi web sitesi üzerinden almanız çünkü tarih yaklaştıkça fiyatlar yükseliyor. Gideceğimiz ay içerisinde tren biletlerimizi aldığımızdan neredeyse uçak biletine yakın bir para ödemek durumunda kaldık. Roma Termini'den başlayan yolculuğumuzun son durağı Venezia S. Lucia. Bu noktadan sonra şehirde hiçbir kara taşıtı bulunmuyor, tek ulaşım yolu deniz. 

Tren istasyonun kapısından çıkar çıkmaz önümüzde Grand Canal, yüzlerde bir gülümseme. 


Hemen istasyonun önünden bir vaporettoya atlayıp otelimizin önünde iniyoruz.


Venedik'i hissederek yaşayabilmek, sabah gözlerimizi açtığımızda karşımızda Grand Canal'ı görmek istediğimizden otel tercihimizi, Venedik'in o klasikleşmiş manzarasının en güzel görüldüğü yerlerden biri olan Rialto Köprüsü'nün(Ponte di Rialto) ayaklarındaki Hotel Rialto'dan yana kullanıyoruz. 


Planımız odaya gidip hemen üzerimizi değiştirip kendimizi dışarıya atmakken manzarayla bir türlü vedalaşamayıp, uzunca bir süre Venedik'i odamızdan izliyoruz. 




Otelden çıktıktan sonra kendimizi labirenti andıran Venedik sokaklarına bırakıyoruz. Tam da hayal ettiğim gibi bir masal şehrinde gibiyim. Evet belki suyun rengi mavi değil, koyu yeşil ama bu çok da önemli değil bence. Bilmiyorum gittiğimiz mevsimden kaynaklı da olabilir ama hiç kötü koku da almadık. Bizim tek gördüğümüz güzel kapıların açıldığı birbirini takip eden daracık daracık sokaklar, sokakta köşeyi dönünce bir anda önüne gelen kanallar, kanalların üzerinde siyah Venedik gondolları...




Sokaklarda dolaşırken bolca el yapımı defter, kırtasiye ürünü satan minik tasarım dükkanları görüyorum, tabiki sırayla hepsine giriyorum.:)


Sokaklarda kaybolarak geliyoruz Piazza San Marco'ya. Basilica di San Marco, Palazzo Ducale ve Campanile di San Marco da yine bu meydanda yer alıyor. Havanın kararmasıyla meydanın ışıkları yanıyor ve bu haliyle çok daha güzel oluyor. 


San Marco meydanından sonra rotamızı Dorsoduro bölgesine çeviriyoruz. Bu bölge San Marco bölgesine göre daha sakin, daha çok küçük küçük tasarım dükkanlarının bulunduğu bir bölge.


Dar sokaklarda oradan oraya dolaşırken bir anda bastıran yağmurla iyi bir ıslanıyoruz.:)


Yeterince ıslandıktan sonra hem biraz kurumak hem de bir şeyler yemek için kendimizi Birreria Nuova Valigia'ya atıyoruz. Bir blogtan yemeklerinin başarılı olduğunu okuyup not etmiştim. Benim tercihim çok sevdiğim mürekkep balığı soslu deniz mahsullü spagettiden yana oluyor ve gayet başarılı. Ancak, Roma'da yediğimiz enfes pizzalar sonrasında pizzasını ortalama buluyoruz. Tiramisu ve kahvesi de gayet başarılı. 


Karnımızı doyurup, biraz dinlenip kuruduktan sonra çıkıyoruz tekrar sokaklara. Yağmur durmuş. Biraz daha sokaklarda yürüdükten sonra otele geliyoruz. Yalnız farkettiğimiz bir şey var ki kanalın su seviyesi gündüze göre çok yükselmiş. Birbirimize bakıp galiba acqua alta olacak diyoruz. Hayır, kırk yıllık Venedikli değiliz ama gitmeden önce nerde ne yapılır araştırmalarımız sırasında öğrenmiştik ki sonbahar ve ilkbahar arasında Adriyatik Denizi'nde meydana gelen medcezirlerden kaynaklı Venedik'teki su seviyesi çok yükselip sokakları, hatta giriş katındaki dükkan, kafe ve evleri de su altında bırakabiliyormuş. Artık bu, onlar için çok sıradan bir durum olduğundan sokaklarda hazır demonte iskeleler bulunduruyorlar ve acqua alta olacağında bunları kuruyorlar ki insanlar rahat rahat gezebilsin. Bir de nasıl ki İstanbul'da yağmur yağınca şemsiyeciler ortaya çıkıyorsa burda da ayakkabının üzerine giyilen plastik botlar çıkıyor ortaya.


Odamıza gittiğimizde Venedik'in biraz da gecesini izliyoruz penceremizden.


Sabah belki de hayatımızın en güzel manzaralarından birine uyanıyoruz. Hava pırıl pırıl, güneşli, kanalda büyük bir hareketlilik var, gondollar, vaporettolar... Bu arada su seviyesi de normale dönmüş.


Yine bir süre odamızdan manzarayı izleyip kahvaltı sonrası atıyoruz kendimizi dışarı. Venedik'in ruhunu tam olarak yaşamak için mutlaka yapılması gereken gondol gezisiyle başlamak istiyoruz güne. Birçok yerde gondol iskeleleri var. Biz hemen otelimizin önünden bir gondola biniyoruz, gondol sürücümüz de çizgili sweatshirtü ve hasır şapkasıyla o klasik gondol resmini tamamlıyor.



Havanın da güneşli olmasıyla gondol gezimizden büyük keyif alıyoruz. Buarada ince gövdesiyle dengesi çok çabuk bozulan gondolları kullanmanın o dar kanallarda hiç de kolay bir iş olmadığına tanık oluyoruz, korna olmadığından köşelerde kendilerince anlaşma yöntemleri türetmişler.



Gondol gezimiz bittikten sonra amacımız yürüyerek Rialto Köprüsü'nden San Polo bölgesine geçip buradan Santa Croce bölgesine kadar gelip Scalzi Köprüsü'nden (Ponte degli Scalzi) geçerek Rio Terra Lista Di Spagna'dan Campo del Ghetto'ya (Yahudiler'in yaşadığı bölge) oradan da Strada Nuova'dan geçerek tekrar Rialto Köprüsü'ne gelmek. Bu rotayla Venedik'in nispeten daha sakin ve daha yerel San Polo ve Santa Croce bölgelerini ve daha hareketli Cannaregio ve San Marco bölgelerinin büyük kısmını görme şansımız oluyor.

Rialto Köprüsü üzerinde


 Scalzi Köprüsü'nden
 Rio Terra Lista Di Spagna
 Campo del Ghetto


Özellikle sokakların daha da darlaştığı San Polo'nun iç kısımları ile Santa Croce'de "aa burada farklı bir sokak varmış", "gel gel buradan geçelim", "off buradaki kapının güzelliğine bak, kapı zili değil sanat eseri" ... derken nerede olduğumuzu bilmeden yürüyoruz. Tekrar Büyük Kanal'ın paraleline gelmek istediğimizdeyse en büyük yardımcımız Roma seyahat (http://gigi-armario.blogspot.com.tr/2014/12/seyahat-tarihini-yasatan-sehir-roma.html) yazımda da bahsettiğim TripAdvisor uygulaması oluyor.


Venedik'te iki günlüğüne kendi "Tourist" filmimizin Elise ve Frank'i olduk, çok güzel anlar yaşadık, çok güzel yeni anılar biriktirdik. Hakkında söylenen bazı kötü şeylerin aksine biz Venedik'i çok sevdik. Bilmiyorum, belki sonbaharda gittiğimiz için daha boş sokaklarda rahat rahat gezdiğimiz, belki iki günle tam tadında bıraktığımız için her şey çok güzeldi. Ama şunu biliyorum, hayatta geçerli bir kural var ki o da anı nasıl yaşamak isterseniz, nasıl bakarsanız öyle görürsünüz, öyle yaşarsınız.

Sevgiler,
S.





27 Ocak 2015 Salı

Seviyorum...




Yemek yaparken bu rengarenk görüntüyü seviyorum. Yeşil tek kalmasın istiyorum, yanında bir de kırmızı olsun diyorum, turuncuyu da ekleyince daha bir güzel olduğunu görüyorum. Her rengin sanki ayrı bir şifa getirdiğine inanıyorum. Evet, bazen aklımda akan düşünceleri durduramıyorum. Puantiyeyle çiçekliyi, ekoseyle çizgiliyi, eskiyle yeniyi, jagermeisterle kolayı, tatlıyla ekşiyi, muzla çikolatayı, morla yeşili karıştırmaktan kendimi alamıyorum. Yeni şeyler denemeden ben ben olamıyorum. Ve artık burda bu yazıyı bitiriyorum. 



21 Aralık 2014 Pazar

SEYAHAT @ Tarihini Yaşatan Şehir; ROMA




Adı hep aşkla yan yana anılan, tersten okunduğunda bile yine aşka işaret eden şehir; RomA. Ee madem Kasım'da aşk başkadır dedik biz de aşk ayında aşkın şehrine gittik.:) Bu Roma'ya ilk gidişim değildi, ancak önceki gidişimde çok kısa süreliğine orada bulunduğum için şehri yeni keşfedecek sayılırdık. Bu arada beş günlük mini tatilimizin tamamını Roma'ya değil, 2 gününü de Venedik'e ayırmıştık. Gittiğimiz şehirleri bir turist gibi değil de yerli halkın da tercih ettiği yerleri, vb. öğrenerek gezgin gibi yaşamayı sevdiğimiz için uçak biletleri ve otel rezervasyonlarını yaptıktan sonra her zamanki gibi blogları, farklı seyahat yazılarını karıştırarak tatil öncesi kocaman bir nerede yemeli, nereleri görmeli, nerelerden alışveriş yapmalı listesi ve haritası hazırlamıştım. Rota Roma olunca şüphesiz en fazla madde yeme-içme başlığı altına yazıldı. Yurtdışı seyahatlerim öncesi yapmayı sevdiğim diğer şeyse o ruha girmek adına gideceğim şehirde geçen filmler varsa onları izlemektir. Bu sefer izlediklerim Woody Allen'ın To Rome with Love'ı, iki filmi de daha önce izlemiş olmama rağmen Eat, Pray, Love'ın Roma'da geçen kısımları ve Tourist'in Venedik'i bolca gördüğümüz ilk kısmı oldu.



Önceki tatillerimizde hep google maps'te gideceğimiz yerleri işaretleyerek hazırlamış olduğum harita çıktılarını yanımıza alırken bu sefer TripAdvisor'ın her şehir için ayrı ayrı bulunan City Guide uygulamasını gitmeden telefonuma indirdim. Uygulamanın güzelliği indirdikten sonra internet olmadan da her an uygulamaya erişip arama yapmaya olanak sağlaması. Ayrıca, yine uygulamanın içerisinde bulunan şehir haritasına listemdeki tüm yerleri işaretledim ve böylece oradayken internetim kaplıyken bile GPS'imi açarak uygulamadaki harita üzerinden gideceğimiz yerlere çok kolay ulaştık. Ve böylece bu tatilde hiç basılı harita ve kağıt şehir haritası kullanmamış olduk. 



Roma'da konaklamak için Termini Tren İstasyonu'na yakın bir oteli tercih ettik. Otelin 50-60 metre yakınında metro istasyonu da bulunduğundan ulaşım konusunda çok kolaylık yaşadık. Termini bölge olarak zaten İspanyol Merdivenleri, Aşk Çeşmesi, Pantheon gibi görülmesi gereken birçok yere yakın konumda olduğundan metroyla 1 yada 2 duraklık bir mesafe katederek ulaşım sağlanabiliyor. 



13 Kasım'da öğlen saatlerinde olan uçağımıza atladığımızda bizim için tatil başlamıştı, uçakta cips eşliğinde içilen biralar ve bol kahkaha eşliğinde her şey güzel başlamıştı taki Roma havaalanından otele ulaşım sürecine kadar. Tatil öncesi araştırmalarım sırasında havaalından otele ulaşım için Roma'da da bizdeki Havaş gibi firmaların olduğunu öğrenmiş ve internetten Terravision firmasından gidiş ve dönüş için saatlarini de seçerek bilet almıştım. Önerirmiyim kesinlikle hayır, uzak durun! Farklı bir firmayı seçmenizde fayda var. Nedenine gelirsek; bavullarımızı alıp Terravision otobüsünün bekleme alanına gittik, bizden önce 3-4 kişi vardı ve biz de arkalarına sıraya girdik. Bizden sonra gelen birkaç kişi de aynı şekilde arkamıza sıraya girdi ama bir süre sonra baktık ki gelen herkes rastgele sıranın en önüne toplanmaya başladı, ortada görevli falan da yok. Buarada otobüs gelmesi gereken saati çoktan geçti ve biz hala bekliyoruz. Sonunda bir görevli geldi, herkes otobüsün nerede kaldığını soruyor, görevli gayet rahat tavırlarla sallamıyor. Tabi buarada otobüs diğer bilet saatini de geçtiği için bekleyen sayısı bir otobüsün alacağından çok çok fazla oldu. Sonra görevliye sıranın önümüzden başladığını ama şuanda sıra diye bir şey kalmadığını bu şekilde nasıl bineceğimizi soruyorum, verdiği cevap kendisinin orada bulunmadığı için sıranın nereden başladığını da bilemeyeceği gibi yine saçma sapan. Sonunda otobüs 1 saatten fazla bir rotarla geldi ve o an herkes otobüsün kapısına hücum etti, ortada sıra falan yok, herkes birbirini ittiriyor, arada sıkışıp kaldık, hayatımızın izdihamını da böylece Avrupa'nın göbeğinde yaşamış olduk.:) O dakikalar tahmin edersiniz ki bizim moraller sıfır. O yüzden Terravision ismini bir kenara not edin ve Roma'ya giderseniz kesinlikle bu firmadan uzak durun. Bu şoku atlattıktan sonra işte Roma tatilimiz tam anlamıyla başlamış oldu.:)



Evet, Roma deyince ister istemez insanın gözünün önünden incecik, leziz pizzalar, deniz mahsullü, mürekkep balığı soslu makarnalar, tiramisular, ev yapımı şaraplar, kokusuyla büyüleyen kahveler geçtiği için seyahat anılarımıza da yeme-içme kısmından başlamak istedim. Roma'da deneyimlediklerim içerisinden benim için "en"ler hemen aşağıda.

Pizzeria da Baffetto - İlk sıraya yazmamda hiç şüphesiz bugüne kadar yediğim en güzel pizzanın buradan olmasının etkisi büyük. Pizzaları böyle güzel olunca yerliler de dahil Roma'nın en çok tercih edilen pizzacılarından biri. Kasım'da gittiğimiz için biz yer bulmakta zorlanmadık ancak yaz aylarında biraz fazla sıra beklemek gerekebiliyormuş ama bence beklemeye değer. Kabak çiçekli pizzasının yanında bir de ev yapımı kırmızı şaraplarından istenmeli. Konum olarak Piazza Navona'ya çok yakın. Adresi; Via del Governo Vecchio 114.  




Pizzeria Est! Est! Est! - Şehrin en eski pizzacılarından biri. Pizzası kadar deniz mahsullü spagettisi de denemeye değer. Yediklerim arasında Pizzeria da Baffetto'dan sonra ikinci sırada geliyor. Adresi; Via Genova 32



Pompi - Tatlı vitrinin önüne gelindiğinde zorlu bir karar süreciyle de karşı karşıyasınız demektir. Klasik, çilekli, muzlu, ... istediğin tiramisuyu seçtikten sonra istikamet İspanyol Merdivenleri. Merdivenlerde kendine bir yer bulup kurulduktan sonra bir yandan tiramisunu yerken bir yandan da meydanı izlemeye dalabilirsin. Konum olarak İspanyol Merdivenleri'ne (Piazza di Spagna) çok yakın. Adresi; Via Albalonga 7b/9/11 | Via della Croce. 



Giolitti - İstanbul'daki şubesindeki dondurmalarla uzaktan yakından alakası olmayan, dondurma sevin sevmeyin buradaki dondurmaları mutlaka seveceğiniz süper dondurmacı. Yine burada da en zor şeylerden biri karşınızda duran onlarca çeşit dondurmadan hangilerini yiyeceğinize karar vermek. Konum olarak Pantheon'a çok yakın. Adresi; Via Uffici del Vicario 40. 



Caffe Tazza D'oro - Roma demek bir anlamda da kahve, lezzetli kahve demek. Tazza D'oro da bu anlamda Roma'nın lezzet duraklarından biri. Yalnız söylemeden geçemeyeceğim, Tazza D'oro dışında da Roma'da içtiğimiz tüm kahveler gayet lezzetliydi. Eğer beğenirseniz eve götürmek için de taze çekilmiş kahvenizi alabilirsiniz. Konum olarak Pantheon'a çok yakın. Adresi; Via degli Orfani, 84. 



Evet, benim için deneyimlediklerim arasında pizza, makarna, tiramisu, dondurma, kahve anlamındaki en'ler bunlar.




Tabiki Roma'da sadece karnımız değil gözlerimiz de bolca doydu. İlk gün otele bavullarımızı koyduktan sonra hemen kendimizi Roma sokaklarına attık ve ilk durağımız yolumuzun da üzerinde olan Quattro Fontane oldu. Malesef o sırada tadilatta olduğu için göremeden yolumuza devam ettik. Aslında bu Roma için gayet alışılmış bir durum çünkü bizdekinin aksine tüm binalarını yıkmadan, olduğu gibi korudukları için şehrin birçok yerinde bakım çalışmalarıyla karşılaşmak da çok şaşırtıcı olmuyor. 

Güzel Roma sokaklarında yürümeye devam ederek geliyoruz Fontana di Trevi yani Aşk Çeşmesi'ne ve bilin bakalım burada bizi ne karşılıyor? Evet, bingo, Aşk Çeşmesi de yaz aylarından beri tadilatta, gerçi bunu gitmeden de biliyorduk. Gelen turistlerin para atarak dilek dileyebilmeleri içinse ön kısmına geçici, küçük bir çeşme yapmışlar. Bir rivayete göre çeşmeye sırtınızı dönerek buraya attığınız para ile Roma'ya tekrar gelmeyi garantiliyorsunuz. Gerçi önceki gidişimde böyle bir aksiyona girmemiş olmama rağmen Roma beni tekrar misafir etti.:) Bir diğer rivayetse çeşmeye attığınız para ile aşkı bulacağınıza dair. Bu sefer çeşmeye sırtımı dönerek ben de paramı attım, benim dileğimse aşkı bulmak değil sahip olduğum bu güzel aşkın sonsuza dek şuanki gibi sürmesi adınaydı.:) Çeşmeye atılan paralarsa güzel bir amaca hizmet ediyor, yoksullara gidiyor.



Yürüyerek bir sonraki durağımız olan Piazza di Spagna yani İspanyol Merdivenleri'ne geliyoruz. Akşam saatlerinde bulunmamız ve mevsimin yaz olmaması nedeniyle merdivenler çok dolu değildi. Bu esnada merdivenlerde bize Pompi'den aldığımız tiramisu eşlik ediyor. Onun yanında da 1700'lü yıllarda açılmış olup Goethe, Liszt gibi isimleri de konuk etmiş olan Antico Caffe Greco'dan kahvelerimizin eşlik etmesini istediysek de Greco akşam kapalı olduğundan bu zevkten mahrum kalıyoruz.





Tiramisularımızı ve parmaklarımızı yedikten sonra sırasıyla sonu İspanyol Merdivenleri'ne çıkan Via dei Condotti, Via del Babuino ve Via Margutta caddelerinde kayboluyoruz. Via dei Condotti, vitrinleriyle insanı kendine hayran bırakan Hermes, Prada, Jimmy Choo gibi lüks moda devlerinin bulunduğu şık bir cadde. Via del Babuino'da ise daha çok küçük tasarımcı butikleri yer alıyor. Hatta ünlü İtalyan kırtasiye Fabriano da yine bu cadde üzerinde.




Babuino'nun paralelindeki küçük cadde Via Margutta ise içlerinde en sevimlisi. Akşam olduğu için hepsi kapalı olduğundan sadece vitrinlerine bakabildiğimiz bazı tasarım butikleri ve birkaç restoranın bulunduğu bu küçük cadde aslında binalar arasındaki sarmaşıkları, binaların kapıları, arnavut kaldırımı yoluyla bana tam da o Roma ruhunu yaşattırıyor.






Via del Babuino caddesinin sonunda ise Roma'nın bitmek bilmeyen meydanlarından birine, Piazza del Popolo'ya varıyoruz. Sonrasındaysa otelimize dönerek ilk günü tamamlıyoruz.



Roma'daki ikinci günümüzde Barberini metro istasyonunda iniyoruz, Via del Tritone caddesi boyunca arka ara sokaklarına dalarak, her daim kafamız yukarıda binaları hayranlıkla izleyerek, tabiiki sık sık fotoğraf molaları vererek yürüyoruz. Roma'ya bir kez daha hayran kalıyoruz. Kalmamak elde değil çünkü her yer açık hava müzesi gibi, yıllardır yıkmadan ayakta tutmayı başardıkları, korudukları binaları o kadar güzel ki...



Yürüyüşümüzün sonunda Piazza di Pietra meydanına geliyoruz. Meydanda durup etrafımıza bakınca yine hayran biz, yüzümüzde hep bundan kaynaklı bir gülümseme.



Piazza di Pietra'dan çıkıp Via dei Pastini boyunca ilerliyoruz ve yolun sonunda karşımızda görkemli Pantheon.



Tüm tanrıların tapınağı anlamına gelen Pantheon, MS. 125 yıllarında inşa edilmiş ve dünyada döneminin en iyi korunmuş binası olduğu düşünülüyor.





İçinde duvarlarından kubbesine bu havayı yeterince hissettikten sonra yakındaki Caffe Tazza D'oro'dan kahvelerimizi alıp Pantheon'un hemen önündeki sokak müzisyenleri eşliğinde Piazza della Rotonda meydanının tadını çıkarıyoruz.



Yine Roma'nın güzel ara sokaklarından geçerek bir meydandan diğer bir meydana Piazza Navona'ya geliyoruz. Etrafındaki sarı ve sepianın tonlarındaki binaları ve masaları dışarıya taşmış cafeleriyle Navona gerçekten çok güzel bir meydan. Oturup meydanı, meydandaki hareketi, binaları izleyerek saatler geçebilir burda.





Bazı şehirlerle özdeşen renkler vardır ve bence Roma'nın rengi de sarı ve sepianın tonları ve bu renkler bu şehre gerçekten çok yakışıyor.




Bir sonraki rotamız Pazar günü hariç her gün kurulan pazarıyla bilinen Campo de' Fiori meydanı. Makarna, limoncello alışverişlerinizi buradan yapabilirsiniz, gerçi şehrin genelinde de fiyatlar pazarla aynı. Yurtdışında gittiğim şehirlerde daha yerel bir deneyim adına pazarlarını gezmeyi çok severim ancak bu pazar daha küçük ve çok turistik olduğu için o havayı hissettiğimi söyleyemeyeceğim.



Pazarda kısa bir tur attıktan sonra küçük butiklerin bulunduğu Via dei Chiavari'de ilgimizi çekenlerine girerek güzel yerler keşfediyoruz. Eğer el yapımı maskelere ilginiz varsa bu cadde üzerindeki Karta Ruga'ya uğrayabilirsiniz.



Antik Roma'nın merkezi olan Roma Forumu bizim de sıradaki gezi rotamız oluyor.




Forumun ilerisinde hemen karşımızda Roma'nın ikonik sembollerinden diğer bir görkemli yapı; Colosseo yani Kolezyum. Sıranın çok uzun olması ve bizim yorulan bünyelerimizin de etkisiyle Kolezyum'u sadece dışarıdan görüp içine girmiyoruz.



Kolezyum sonrası önce biraz dinlenmek adına gezi rotamızda yer alan ve Kolezyum'a da yakın olan Piazza della Madonna dei Monti'ye gidiyoruz. Bir cafede biraz dinlenip biraz da bir şeyler yeyip içtikten sonra tekrar atıyoruz kendimizi Monti'nin sokaklarına. Buradaki Via dei Serpenti ve Via del Boschetto sokakları üzerinde bulunan küçük vintage mağazalar, tasarım ürün ve aksesuar satan butiklerde de bolca vakit geçirdikten sonra günü yavaştan sonlandırıyoruz.




Roma'daki bir başka günümüze yüzölçümü olarak dünyadaki en küçük ülke olan Vatikan'da başlıyoruz. Rönesans döneminde inşa edilmiş olan Vatikan Müzesi hiç şüphesiz Roma'da en çok turist ağırlayan yerlerden biri olduğu için kapısının önünde de ucu görünmeyen kuyruklar görmek gayet sıradan bir durum oluyor. Gitmeden önce bu upuzuuun sıranın şanını duyduğumuz için müze giriş biletlerimizi internetten alarak sırayı hiç beklemeden doğrudan içeri giriyoruz.



Farklı bölümlerden oluşan Vatikan Müzesi'nin hiç şüphesiz bizi en çok etkileyen kısmı tüm duvarları ve tavanları resimlerle dolu olan Raphael Odaları ve Michelangelo'nun ünlü eseri Adem'in Yaradılışı'nın da bulunduğu Sistina Şapeli oluyor.



Gerçekten tüm detaylarıyla hakkını vererek gezilse bir belki de iki gün ayrılması gereken Vatikan Müzesi'nden dört saatin sonunda acıkmış ve yorulmuş olduğumuz için devamı bir başka seyahate diyerek ayrılıyoruz.




Tiber Nehri'nin iki yakaya bölmüş olduğu Roma'da bu seferki rotamız şehrin Vatikan'la aynı yakada bulunan tatlı mahallesi Trastevere.




Trastevere, dar sokakları, binaları sarmış sarmaşıkları, küçük barları, cafeleri ve restoranlarıyla hava aydınlıkken gelinip önce güzel sokaklarında kaybolup havanın kararmasıyla gözüne kestirdiğin bir restorana kurulup şarabının yanına menüden seçeceğin İtalyan lezzetleriyle keyiflik bir yer.




Yapılacaklar listemde daha bir sürü madde açıkta kalmış olsa da bol keşifli, bol görsel ziyafetli, bol yemeli-içmeli en önemlisi sonuna kadar tadını çıkardığımız, güzel bir Roma seyahatini sonlandırmış olduk. Başlıkta da belirttiğim gibi Roma gerçekten tarihine sahip çıkan, onu yaşatan, yıkıp yenisini yapmak yerine yıllar öncesinde büyük işçiliklerle yapılmış olanı korumayı seçmiş ve bu kadar tarih kokan bir şehir olmasına rağmen bir diğer tarihini yaşatmayı başarabilen Orta Avrupa şehirlerindeki o kasvetli havayı da barındırmıyor. Tam tersine sıcak, rahat tavırlı insanları, canlı meydanları, hareketli sokaklarıyla Roma, tam bir Akdenizli.

İki günlük Venedik maceramızı da bir sonraki yazıya bırakalım.