16 Ekim 2012 Salı

SEYAHAT @ Mini Bir Eskişehir Turu



Macera, cumartesi akşamı Starbucks'ta kahvelerimizi yudumlarken çalan telefonla başladı. Telefonun diğer ucundaki ses, "Yarın günübirlik Eskişehir'e gitmeyi düşünüyoruz, bizimle gelir misiniz?" diye çok çekici bir teklif sunuyordu. Bizse ilk anda teklif ne kadar hoşumuza gitse de bir sonraki hafta bayram nedeniyle Aydın'a anneannemi görmeye gideceğimizden, ondan sonraki hafta da önceden planladığımız bir yurtdışı seyahatimiz olduğundan hem bünyeyi dinlendirmek hem de cüzdanları dinlendirmek adına gitmememizin daha iyi olacağını söyledik. Ama, telefonun diğer ucundaki çok sevdiğimiz dostlarımızın teklifin ne kadar cazip olduğu üzerine kurduğu birkaç cümleden sonra onlardan aramızda konuşup geri dönüş yapmak için 10 dk. istedik. Konuşup geri aramamız ise sadece 30 sn sürdü, cevabımız "Evet"di. Böylece hayatımın en hızlı mini tatilini planlamış olduk.
 
Aslında, Eskişehir'de öğrenciliğini yaşayanlardan duyduklarım, Eskişehir'in yapılandırılması çalışmalarında Belediye Başkanı'nın Salzburg şehrini model olarak almış olması, vb. nedenlerden Eskişehir'i şimdiye kadar hep görmeyi istemiş ama bir fırsat yaratıp gidememiştim.



Sabahın erken saatlerinde başlayan yolculuğumuz sonunda 11:30 gibi Eskişehir'deydik. 16:30 gibi geri dönüş yoluna koyulmayı düşündüğümüzden az olan vaktimizi iyi kullanmalıydık.
 

 


Arabamızı bir otoparka bıraktıktan sonra Porsuk Çayı boyunca fotoğraf molalarıyla dolu bir yürüyüş yaptık. Sanırım daha önceden duyduğum güzel yorumlardan ötürü gözümde çok büyütmüş olduğumdan veya belki de çayın hep bahsedilen o çok kötü eski halini görmemiş olduğumdan, açıkça söylemeliyimki ben çaydan çok etkilenmedim. Çay boyunca aralıklarla kurulmuş olan her biri farklı renkteki köprülerse güzel görünüyordu, bana Amsterdam'ı anımsattılar.
 
 
Vintage giysi ve aksesuarlardan hoşlananlar da unutulmamış şehirde, ülkemizde çok yaygın olmayan vintage butiklerden birkaçıyla sokaklarda gezinirken karşılaştık. Bunda Eskişehir'in bir öğrenci şehri olmasının da etkisi var sanıyorum.


Çay boyunca epey yürüdükten sonra karşımıza Türkiye'de yapılan ilk otomobil "Devrim"in içinde bulunduğu Tülomsaş Müzesi çıktı. Birçoğunuzun ya filmini izlediği ya da hikayesini okuduğunu düşündüğüm Devrim arabalarından 1961'de 4 adet üretilmiş, ancak günümüzde sadece 1 tanesi varlığını sürdürmekte, kendisi de Tülomsaş Müzesi'nin bahçesinde bir camekan içerisinde muhafaza ediliyor.
 

 
Devrim'in o bilinen ve o şekilde bilinmesi sağlanan trajikomik hikayesi yani "benzini bittiği için yapımından vazgeçilmesi, seri üretiminin yapılmaması" hikayesinin aslında gerçekten çok uzak olduğunu, gerçeğin ise dış politika gibi daha derinlerde yattığını düşündüğümü de belirtmeden geçemeyeceğim.
 
 
Farklı duygularla müze bahçesinden çıkışımızın ardından hepimizin ortak farklı bir düşüncesi daha vardı ki acıkmıştık. Duyduğumuza göre Eskişehir'in en meşhur yiyeceği çiğ börekti ve en güzel çiğ börek de Papağan'da yenirdi. Yolda durdurulan birkaç kişiye sorularak yeri öğrenilen Papağan'a vardığımızda hepimiz daha da acıkmıştık. Papağan da diğer meşhur lokal restorantlar gibi masa ve taburelerden ibaret, sipariş yoğunluğunun yaşandığı, lezzet dışında hiçbir kaygısı olmayan bir yer. Börek sevmeyen biri olarak ben bile 2 tane yedim, gitmeyi düşünürseniz adetleri biraz fazla tutmaya çalışın çünkü börekler küçük ve yetmeme durumunda bir sonraki siparişi beklemeniz çok vaktinizi alacaktır. Açlıktan olsa gerek orada fotoğraf çekmeyi unutmuşum:)
 
Karınlar doyduktan sonra tekrar yola koyulduk, sırada Odunpazarı vardı. Ahşap, her biri birbirinden farklı renkteki evleriyle dar sokaklardan oluşan Odunpazarı'na varır varmaz burayı seveceğimi anlamıştım. İlk dikkatimi çeken ve hoşuma giden detaylardan biri de evlerin numara tabelalarının güzelliğiydi, hepsi seramik üzerine çizilmiş desenleriyle pek bir havalıydılar.
 
 
Öncesi - Sonrası:)
 
Sokaklarda gezinmeden önce Kurşunlu Külliyesi'ne girdik. Külliye, 1517-1525 yılları arasında inşa edilmiş. Tabhane olarak bilinen bölümde Eskişehir Sanatları Çarşısı ve Lületaşı Müzesi yer alıyor. Çarşıda lületaşı, ebru, hat, gümüş işlemeciliği, vb. el sanatları yapılıyor ve aynı zamanda burada satılıyor. Lületaşı Müzesi ise sanatçıların lületaşından yaptığı birbirinden yaratıcı çalışmalara yer veren bir müze. Özellikle devasal boyuttaki ve birçok detayı barındıran pipolara bayıldık.
 

 

Odunpazarı sokaklarında dolaşırken bol bol fotoğraf çekip lületaşından yapılan takıların satıldığı birçok yerel dükkana girdik. Büyük bir sabır ve hevesle sanatçısının elinde şekillenmiş birbirinden farklı tasarımdaki lületaşından yapılmış yüzüklerin arasında kaybolduk, kendimizi sevindirdik.  
 


 
Eskişehir'e gitmeyi düşünürseniz Odunpazarı'nı mutlaka listenizin en üst sıralarına yazın. Bizim listemizde ise Sazova ve Kentpark gibi gezilmesi gereken yerler kalmış olsa da zamanımız dolduğundan Eskişehir'e veda etmek durumunda kaldık. Listenin geri kalanını tamamlamak için ise yeni bir Eskişehir turunun daha yapılması gerektiği konusunda karar kıldık.

 
 

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder