1 Kasım 2012 Perşembe

SEYAHAT @ GiGi in Swiss Alps



Geçen gün fotoğraflara bakarken şöyle biraz nostalji yaptım ve tarihin tozlu sayfalarını çevirip gittim 2009 Nisan ayına. Aylardan bahar, kanlar kaynamış, sevgili ve iki arkadaşla mini bir tatil planı yapılmış. Rotamız: İsviçre. İlk iki günü Cenevre'de geçirip, üçüncü gün golden pass panoramik trenle gün boyu Lozan, Montrö ve Gstaad'a uğrayarak aynı günün gecesi Basel'e ulaşacak ve ertesi günümüzü Basel'de geçirecektik.
 
 
Gitmeden önce tüm araştırmalar yapıldı, nereye gidilir, ne yenir gezi sitelerinden, ekşi sözlükten, bloglardan araştırıldı. Ben de bloğumda gezi yazılarıma özellikle yer vermeye çalışıyorum çünkü bloğum her ne kadar moda-stil odaklı bir blog olsa da seyahatlerin de insanın yaşam stili içerisinde yer aldığına inanıyorum ve ayrıca benim gibi ilk defa gideceği bir yer için tatil planları yaparken blog karıştırmayı sevenlere bir kaynak olsun istiyorum. 
 
Cenevre'ye vardığımızda parlayan güneşin etkisiyle olsa gerek kendimizi otele atmadan önce Leman Gölü'nün kıyısına koştuk. Öğle saatlerine denk geldiği için insanlar ellerinde sandiviçler gölün kenarına oturmuş öğle yemeklerini yiyorlardı. Zaten Avrupa'dan iş için Türkiye'ye gelenler bizdeki öğle yemeği seramonisine çok şaşırıyorlar, çünkü onlar için öğle yemekleri bir sandiviçle geçiştirilen ve ardından hemen işe dönülen minik bir ara anlamına geliyor.
 
 
 Sıcacık güneşi görenler üstlerini çıkarıp güneşlenme aşamasına çoktan geçmişlerdi bile.
 
 
Otelde minik bir dinlenme sonrası tekrar attık kendimizi sokaklara. O dakikalarda İsviçre hakkındaki ilk izlenimlerim kesinlikle çok düzenli ve gördüğüm en temiz ülke olduğuydu. Medeniyet seviyesinin çok yukarılarda olduğu her anlamda belli oluyordu. Yalnız bizim paramızla karşılaştırıldığında en pahalı ülkeler arasında yer aldığını da belirtmeden geçemeyeceğim. Buarada şehir içi ulaşım için kaldığımız otelden bize bir ulaşım kartı verdiler ve böylece ulaşıma para ödememiş olduk. Zaten şehir içinde ne tren ne de otobüslerde bilet kontrolü yapıldığına rastlamadım. Ama tabiki İsviçre halkı kontrol yok diye bilet almamazlık yapmıyor, bildiğim kadarıyla aylık/yıllık bir kart alıyorlar.
 


 
to do listimizde yer alan Kızıl Haç Müzesi gerçekten çok etkileyiciydi. Müze içerisinde Kızıl Haç'ın gerçekleştirmiş olduğu yardım aktivitelerine ilişkin dokümanlar ve belgesellere yer veriliyor. Cenevre'nin en bilindik katedrali olan Saint Peter's Katedrali de diğer uğrak noktamız oldu. Gittiğimiz tarihlerde BM binası tadilatta olduğundan gezemedik, Cenevre'ye yolunuz düşerse bence mutlaka uğranmalı. Kızıl Haç Müzesi ve BM binasının yakınında yer alan 15 m boyundaki Kırık Sandalye barışı sembolize ediyor.
 
 
Saat yapımıyla ünlü olan Cenevre'nin sembolleri arasında yer alan Flower Clock güneş enerjisiyle çalışıyor. Her mevsim farklı çiçeklerle dekore ediliyor. Flower Clock'un da içinde yer aldığı İngiliz Bahçeleri minik bir mola için birebir geldi. Mont Blanc Köprüsü ve Leman Gölü buradan ayrı bir güzel görünüyordu.
 
 
Yapılacaklar listemizin yine başlarında yer alan ve Cenevre'nin bir diğer sembolü olan Jet d'Eau dünyanın en yüksek çeşmeleri arasında yer alıyor, su yüksekliği 140 metreye kadar çıkıyor. İnşa ediliş amacını duyunca çok şaşırmıştım. 1890 yıllardan Rhone Nehri üzerindeki hidrolik su basıncını azaltmak amacıyla yapılmış, sonrasında ise çok ilgi gördüğü için çeşmeye dönüştürülmüş. Jet d'Eau'nün gece manzarasıysa pek bir romantikti:)
 

 
Cenevre'den yemeden dönülmeyeceklerin başındaysa İsviçre'nin dillere destan fondüsü yer alıyordu. Kendisi güzel olmakla beraber biraz ağır bir kokusu var.
 
 
Cenevre hemen Fransa sınırında yer aldığı için yürüyürek Fransa sınırındaki Téléphérique du Salève'e binip bir de şehre Alpler'den bakma fikri hepimizi tavlamıştı. Teleferiğe ulaşmak için dik çatılı tipik İsviçre evlerinden oluşan sevimli bir bölgeden geçtik.
 
 
 
Teleferikle yukarı çıktığımızda karşılaştığımız manzara ise gerçekten görülmeye değer.
 
 
Bence gezinin en etkileyici kısmı 3. gün başlamıştı. İsviçre'ye gidip de yapılmadan dönülmeyecek şey nedir derseniz golden pass panoramik trenle Alpler üzerinde bir seyahat derim. Düşünün oturma seviyesinden trenin üst kısmına kadar büyük camlı bir trenle Alpler'de bazen ormanlık alanda dört bir yanınızda trene değecek kadar yakın mesafede ağaçların arasından, bazen göz alabildiğince yeşil otlakların üzerinde dik çatılı köy evlerinin arasından, biraz daha yukarılara çıkınca karların selamladığı dik yamaçlardan geçerek, resmen canlı bir tablo izler gibi geçen saatler. Yolculuk sırasında uyumayı seven ben bile böyle güzel bir yol boyunca 1 sn. bile gözümü kırpmadan izledim, o dakikalarda uyumamama rağmen Heidi olmuş Alpler'de hayaller aleminde yaşıyordum. Yani kısacası trenin ulaşım aracı olmaktan çıkıp amaç haline geldiği bir seyahat oldu. Aşağıdaki fotoğraflar da trenden çektiğim fotoğraflar.
 


 
Trenle seyahatimiz dört duruş noktası içeriyordu, tabiki bu planı istediğiniz şekilde yapabilirsiniz. İlk durağımız: Lozan. Lozan, gotik mimarinin etkisinde kalmış, küçük, sevimli bir şehir. Şehir resmen iki katlı gibi, birçok yerde asansörlerle alt kata inmek veya üst kata çıkmak mümkün:)  
 


OOhhh şöyle biraz kestireyim:)
 
İkinci durağımız olan Montrö'yü Lozan'a göre daha çok sevdim. Göl kenarındaki canlılık, yeşil ve mavinin içinden karşıdaki karlı Alpler'in görüntüsü mest etti.
 



 
Orta Çağ'dan kalan Chateau de Chillon hem içi hem de dışındaki manzarasıyla gözlerimize ziyafet çekti.
 

 
Sıradaki durağımız olan Gstaad'a ulaşmak için tekrar atladık trene. Az önce bahsettiğim o en güzel tren manzaralarına da Montrö ve Gstaad arasında tanık olduk, Gstaad'a vardığımızda vaktin nasıl geçtiğini anlamamıştık bile.
 

 

Gstaad'a vardığımızda karşılaştığımız durumsa gezinin bombasıydı, sokakta dördümüzden başka kimse yoktu:) Sokaklar boş, restoranlar kapalı, hatta marketler bile, şehir terkedilmiş gibiydi. Sonradan öğrendik ki burası bir kayak merkeziymiş ve mevsim dolayısıyla orada yaşayan az sayıdaki yerli halk dışında kimsecikler kalmamış. Yaşadığımız açlık dışında böyle güzel, minik bir şehrin boş sokaklarında yürümek, oradan oraya koşturmak ayrı bir zevkti.
 


 
Yapılacak çok bir şey de olmadığından ilk trene binip geceyi ve ertesi günü geçireceğimiz Basel'e doğru yola koyulduk. Basel'e vardığımızda gece olmuştu, Cenevre'yle başlayan ve Basel'de son bulan aynı günde 5 farklı şehir sonrası vücutlarımızın da dinlenmeye ihtiyacı olduğundan cumburlop yatağa attık kendimizi.

Son günün hakkını vermek için sabah erkenden kalkıp çıktık sokaklara ve bütün gün yürüdük, parklarda, göl kenarında, Basel sokaklarında.
 

 
Rathaus binasının en çok çatısını beğendim.
 

 
Şehrin önemli yapılarından olan orta çağ kapısı Spalentor yine çatı detayıyla beni cezbetti. Spalentor'un sonunda yer aldığı sokak da renkli pencere kenarlarına sahip bitişik nizam evleri ve ortasından geçen tramvayıyla görsel anlamda bir ziyavet gibiydi.
 


 
 
Ben bir Heidi'ydim İsviçre Alpleri'nde...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder