11 Ocak 2013 Cuma

SEYAHAT @ Kasım'da Amsterdam Başkadır




Kasım'ın başlarında 3 günlüğüne kısa ama dopdolu bir Amsterdam kaçamağı yaptık. Bu Amsterdam'a ilk gidişimdi ve daha gitmeden Amsterdam'ı seveceğimi tahmin ediyordum, öyle de oldu, en sevdiğim şehirler arasına giriverdi. Amsterdam'ın beni en çok çeken yanıysa güzelliğinin yanı sıra canlı, yaşayan bir şehir olması. Viyana, Budapeşte gibi Orta Avrupa şehirleri de güzel olmalarına rağmen geçmişten gelen tarihlerinin etkisiyle de olsa gerek kasvetli havası, donuk insanları ve akşamın erken saatlerinde sona eren hayatlarıyla kendilerini pek sevememişimdir. İşte Amsterdam bu anlamda tam da benim sevdiğim şehirler gibi... Bu 3 günlük mini tatil boyunca neler yapmışım, neleri beğenmişim, nerelerde yemek yemişim, nerelerde alışveriş yapmışım - hadi hep birlikte bir Amsterdam turu atalım.


Amsterdam'a gitmeden önce her zamanki gibi listeler hazırlandı; nerede alışveriş yapmalı, nerede yemeli, tek tek not edildi, bazılarının yanına kocaman yıldızlar konuldu, onları yapmadan dönülmemeliydi. İşte bu listenin en üst sıralarında Amsterdam'da bolca bulunan vintage butikler yer alıyordu. Episode, birden fazla şubesi bulunan bir vintage mağaza, ancak burası bana biraz hengame geldi, vintage sayılamayacak daha yakın tarihlere ait ikinci el ürünler de var. Yani güzel parçalar bulabilmek için iyice karıştırmak gerek, bu da benim pek beceremediğim bir şeydir. Wolvenstraat ve Huidenstraat üzerinde birçok vintage mağaza bulmak mümkün. Benim en sevdiğim vintage butik ise 1953 Retro & Chic oldu, mini bir müze gibi, bir şey alınmayacaksa bile girip raflarına şöyle bir göz gezdirip hatta bazılarına dokunup hikayelerini tahmin etmek, geçmişte nerede kimin tarafından kullanıldığına dair oyunlar oynamak bile insana iyi geliyor. Bir de ikinci el ürünlerin satıldığı Waterloo Flea Market yani bit pazarı var ki eğer vintage tutkunuysanız uğramadan dönmeyeceğiniz duraklardan olmalı. Özellikle plaklar, çantalar konusunda oldukça zengin bir pazar.


Tabi ki bu kısımlarda Bay M çok sıkıldı, artık biraz "yeni" bir şeyler görmek istediği konusunda söylenmeler başladı... Bunun üzerine ben de onu kırmadım ve başka bir durağımız da Dam Square'de yer alan Bijenkorf alışveriş merkezi oldu;) Buradaki hedefim Ted Baker çantalarından beğendiğim bir güzeli kapmaktı ama istediğim renginden ellerinde bulunmadığından elim boş dönmek durumunda kaldım. Yine Dam Square'de bulunan ve görkemli açılışını internetten hayranlıkla izlediğim H&M Flagship Store'a uğramadan dönmemeli. Kendisi sayamadığım kadar çok katlı. İçinde bir de home bölümü var, ancak büyük beklentilerle gitmeyin zira kendisi öyle çok büyük bir reyon değil. Bir de birçok ülkede bulunan ama Türkiye'de bulunmayan kozmetik bölümü burada da var ve ürün ambalajları, kutuları çok janjanlı.


Albert Cuypmarkt, Amsterdam'ın en büyük ve en meşhur pazarı.


Pazar boyunca giysiler, ayakkabılar, hediyelik eşyalar ve hatta deniz mahsulleri bulmak mümkün. Yerel bir Amsterdam deneyimi yaşamak için bence mutlaka gidilmeli.




Hııım bir de söylemeden geçemeyeceğim pazarda içtiğim sıcak şarabın ve yediğim waffle'ın hala tadı damağımda. Bazen insanın hiç ummadığı minicik şeyler aklında güzel hatıralar olarak kalabiliyor:)


Siz de benim gibi kırtasiye sevenlerdenseniz bu anlamda da Amsterdam epey bir doyurucu. Çok güzel kırtasiyeler ve raflarında çok güzel defterler, kutular, kartlar, bir sürü bir sürü şey çıldırtmak için hizaya geçmiş bekliyorlar. Listemdeki alışveriş mabetlerinden bir diğeri de Urban Eyewear idi ama malesef vaktimiz kalmadığından ona uğrayamadım.



Tabiki Amsterdam seyahatimiz sadece alışverişten ibaret değildi, gezilecek müzeler, yapılacak kanal turları, yemeden dönülmeyecekler listenin geri kalanını dolduruyordu. İşte bunların en tepesine de bir bira sever olarak Heineken Experience'ı konduruvermiştik.


Buraya müze değil de experience (deneyim) denilmesini de yaşadığımız deneyim sonrası onayladık. Burası müze değil experience çünkü içerisinde sadece tarihini anlatan yazılar ve fotoğraflar yer almıyor, ilk adımından sonuna kadar bira üretim sürecini demonstrasyonlar ve canlı sunumlarla görme şansını yaşıyorsunuz, aynı zamanda bira=eğlence demek olduğundan da gezi süresince DJ'lik, görüntülü karaoke, vb. aktivitelere katılıp videolarınızı e-posta adreslerinize gönderebiliyorsunuz.


Bir de bira tadım aktivitesi var ki bu bölümde de aslında özellikle biz bayanlar olarak ağzımızı kibarca aralayıp bira içerek bira içmenin çok da hakkını veremediğimizi öğrendim:) Biranın tadı görüntüye önem vermeden ağız kocaman açılarak içilince daha farklı oluyormuş, şahsen ben deneyimledim ve siz de deneyin ve görün derim. Diğer bir püf nokta da; şimdiye kadar tersinin daha makbul olduğunu sanırdım ama biranın köpürtülerek konulması, oksijenle teması minimuma indirdiğinden ve bu da tadının değişmeden kalmasını sağladığından en doğru yöntemmiş. Yani uzun lafın kısası Amsterdam'a gidiyorsanız ve alkol de kullanan biriyseniz Heineken Experience'ı görmeden dönmemelisiniz.



Avrupaya gitmişim biraz da kültürüm artsın derseniz Amsterdam bu anlamda da çok zengin. Bizim seçimimiz Rijk Museum'dan yana oldu zira birçok sanatçının eserini aynı anda görme imkanı sunuyor.


Artık bir klişe haline gelmiş olan müzenin hemen önünde yer alan Iamsterdam yazısı önünde, harflerinin içinde, vb. versiyonlarıyla fotoğraf çekmeden de dönmedik tabi:)


Ünlülerin bal mumu heykellerini görüp "amanın X bu kadar kısamıymış", "dur benim nereme geliyor bir bakayım", "Y göründüğünden daha zayıfmış" gibi bilimum geyikleri yaparak eğlenmek ve üstüne de fotoğraflarını çekmek istiyorsanız başka ülkelerde de bulunan Madam Tussauds'u ziyaret edebilirsiniz, hemen Dam Square'de.


Amsterdam'a gidip de yapılmadan dönülmeyecekler top list'inin bir diğer üyesi de hiç şüphesiz kanal turu. Deniz görmeye alışkın olan ve göremeyince mutsuz olan beni Amsterdam'a çeken şeylerden biri de bu ihtiyacımı bir nebze de olsa karşılayan onlarca kanaldan oluşması.


Kanal turu süresince kanal etrafında bulunan şehrin güzel binaları arasında dolaşmış oluyorsunuz.


Bu arada tur esnasında su üzerinde yer alan kanal evlerinin önünden de geçme fırsatınız oluyor, bunlar öyle kaçak falan değil bizzat yasal izinlerini almış kanal evleri.



Yine Amsterdam'ın beni tavlayan diğer bir yönü de dış cepheleri birçoğu tuğla veya taş görünümlü binalarının, evlerinin güzelliği oldu.



Eee tabi ki Amsterdam'a gitmişken Red Light'ı görmeden de dönmemeli. Kanallar arasındaki sokaklardaki binaların alt katlarında cam vitrinler arkasında cama vurarak müşteri çağıran kadınları görünce insanın içi  burkuluyor, ister istemez bir anda hikayelerini düşünmeye başlıyor ama sonra kaldığı yerden yürümeye devam ederek geçip gidiyor...


Yine yapmak isteyip de vakit yetiremediğim diğer şey de Vondelpark'ta önce bir kahvaltı yapıp sonrasında park içerisinde uzun uzun yürümek, çimlerde yayılmaktı ama artık başka bahara diyoruz.

Yemek kısmına gelirsek; ilk durağımız Amsterdam'da bolca göreceğiniz ve gerçekten hakkını vererek pişirdikleri biftekleriyle ünlü Arjantin Grill restoranlarından biri oldu. Biz Dam Square'e yakın olan Argentinos'u tercih ettik ve çok da memnun kaldık. Diğer akşamlarsa Çin ve Meksika restoranlarında karınlarımızı doyurduk.


Şehrin görünümüyle değil de kültürü ve alışkanlığıyla ilgili olarak en çok beğendiğim şeylerden biri de bisiklet kullanımının bu kadar yaygın ve hayatlarının bir parçası haline gelmesi oldu. Havanın soğuk olması, yağmurun yağması, vb. bizim bahane olarak sunacağımız ve bu yüzden arabalarımızı kullandığımızı söyleyeceğimiz hiçbir şey onlar için bahane değil. 7'den 70'e herkes ulaşım için ne araba, ne toplu taşıma kullanıyor, devamlı bisikletlerin üzerindeler.



Hatta bebekli aileler bile öne veya arkaya taktıkları çocuk sepetleriyle rahatça bisiklet kullanmaya devam ediyorlar. Evet birçok Avrupa şehrinde bisiklet kullanılıyor ama Amsterdam kadar fazla kullanım oranını hiç görmemiştim. Eee tabi bunun da karşılığını alıyorlar ve sokaklarda bir tane bile obez insan göremiyorsunuz.


Kısa ama bir o kadar da dolu Amsterdam gezimiz sonrası yüzler gülüyordu ama bünyelerse yorgunluktan biraz müzdaripti:) 

Gittiğim şehirlerin sokak sanatlarını yani grafitileri fotoğraflamayı severim. Aşağıda da yine bu grafitilerden bir demet bulabilir ve Amsterdam anılarını yansıtan diğer fotoğraflara da göz atabilirsiniz hatta atmadan geçmeyin derim;) Fotoğrafların büyük hali için üzerine tıklamayı unutmuyorsunuz.


















2 yorum:

Adsız dedi ki...

elinize sağlık kısa öz güzel bir yazı olmuş

GiGi dedi ki...

Teşekkürler.:)

Yorum Gönder