12 Şubat 2015 Perşembe

SEYAHAT @ Bir Masalın Ortasında - VENEDİK



Birçoklarına göre pis bir suyun içinde, kokudan durulmayan, olduğundan fazla abartılan o şehir Venedik. Tıpkı hakkında kötü yorumlar duyduğum bir filme gitmekten vazgeçmediğim gibi bu duyduklarım da Venedik'e gitmemize bir engel değildi. Sonuçta herkesin bakış açısı, algıları birbirinden çok farklı... Ayrıca, dünyada bir başka eşi olmayan, suda yaşayan bir şehir ne kadar kötü olabilirdi ki...


Bir önceki Roma seyahat yazımda da belirttiğim gibi Kasım'daki tatilimizin 2 gününü de Venedik'e ayırmıştık. Roma'dan Venedik'e Trenitalia'nın (http://www.trenitalia.com/) hızlı treni ile 3,5 saat gibi bir sürede ulaştık. Daha uygun fiyatlara normal tren seçeneği de mevcut, o da 7 saate yakın sürüyormuş. Önerim, seyahat tarihleriniz netleşir netleşmez tren biletlerinizi web sitesi üzerinden almanız çünkü tarih yaklaştıkça fiyatlar yükseliyor. Gideceğimiz ay içerisinde tren biletlerimizi aldığımızdan neredeyse uçak biletine yakın bir para ödemek durumunda kaldık. Roma Termini'den başlayan yolculuğumuzun son durağı Venezia S. Lucia. Bu noktadan sonra şehirde hiçbir kara taşıtı bulunmuyor, tek ulaşım yolu deniz. 

Tren istasyonun kapısından çıkar çıkmaz önümüzde Grand Canal, yüzlerde bir gülümseme. 


Hemen istasyonun önünden bir vaporettoya atlayıp otelimizin önünde iniyoruz.


Venedik'i hissederek yaşayabilmek, sabah gözlerimizi açtığımızda karşımızda Grand Canal'ı görmek istediğimizden otel tercihimizi, Venedik'in o klasikleşmiş manzarasının en güzel görüldüğü yerlerden biri olan Rialto Köprüsü'nün(Ponte di Rialto) ayaklarındaki Hotel Rialto'dan yana kullanıyoruz. 


Planımız odaya gidip hemen üzerimizi değiştirip kendimizi dışarıya atmakken manzarayla bir türlü vedalaşamayıp, uzunca bir süre Venedik'i odamızdan izliyoruz. 




Otelden çıktıktan sonra kendimizi labirenti andıran Venedik sokaklarına bırakıyoruz. Tam da hayal ettiğim gibi bir masal şehrinde gibiyim. Evet belki suyun rengi mavi değil, koyu yeşil ama bu çok da önemli değil bence. Bilmiyorum gittiğimiz mevsimden kaynaklı da olabilir ama hiç kötü koku da almadık. Bizim tek gördüğümüz güzel kapıların açıldığı birbirini takip eden daracık daracık sokaklar, sokakta köşeyi dönünce bir anda önüne gelen kanallar, kanalların üzerinde siyah Venedik gondolları...




Sokaklarda dolaşırken bolca el yapımı defter, kırtasiye ürünü satan minik tasarım dükkanları görüyorum, tabiki sırayla hepsine giriyorum.:)


Sokaklarda kaybolarak geliyoruz Piazza San Marco'ya. Basilica di San Marco, Palazzo Ducale ve Campanile di San Marco da yine bu meydanda yer alıyor. Havanın kararmasıyla meydanın ışıkları yanıyor ve bu haliyle çok daha güzel oluyor. 


San Marco meydanından sonra rotamızı Dorsoduro bölgesine çeviriyoruz. Bu bölge San Marco bölgesine göre daha sakin, daha çok küçük küçük tasarım dükkanlarının bulunduğu bir bölge.


Dar sokaklarda oradan oraya dolaşırken bir anda bastıran yağmurla iyi bir ıslanıyoruz.:)


Yeterince ıslandıktan sonra hem biraz kurumak hem de bir şeyler yemek için kendimizi Birreria Nuova Valigia'ya atıyoruz. Bir blogtan yemeklerinin başarılı olduğunu okuyup not etmiştim. Benim tercihim çok sevdiğim mürekkep balığı soslu deniz mahsullü spagettiden yana oluyor ve gayet başarılı. Ancak, Roma'da yediğimiz enfes pizzalar sonrasında pizzasını ortalama buluyoruz. Tiramisu ve kahvesi de gayet başarılı. 


Karnımızı doyurup, biraz dinlenip kuruduktan sonra çıkıyoruz tekrar sokaklara. Yağmur durmuş. Biraz daha sokaklarda yürüdükten sonra otele geliyoruz. Yalnız farkettiğimiz bir şey var ki kanalın su seviyesi gündüze göre çok yükselmiş. Birbirimize bakıp galiba acqua alta olacak diyoruz. Hayır, kırk yıllık Venedikli değiliz ama gitmeden önce nerde ne yapılır araştırmalarımız sırasında öğrenmiştik ki sonbahar ve ilkbahar arasında Adriyatik Denizi'nde meydana gelen medcezirlerden kaynaklı Venedik'teki su seviyesi çok yükselip sokakları, hatta giriş katındaki dükkan, kafe ve evleri de su altında bırakabiliyormuş. Artık bu, onlar için çok sıradan bir durum olduğundan sokaklarda hazır demonte iskeleler bulunduruyorlar ve acqua alta olacağında bunları kuruyorlar ki insanlar rahat rahat gezebilsin. Bir de nasıl ki İstanbul'da yağmur yağınca şemsiyeciler ortaya çıkıyorsa burda da ayakkabının üzerine giyilen plastik botlar çıkıyor ortaya.


Odamıza gittiğimizde Venedik'in biraz da gecesini izliyoruz penceremizden.


Sabah belki de hayatımızın en güzel manzaralarından birine uyanıyoruz. Hava pırıl pırıl, güneşli, kanalda büyük bir hareketlilik var, gondollar, vaporettolar... Bu arada su seviyesi de normale dönmüş.


Yine bir süre odamızdan manzarayı izleyip kahvaltı sonrası atıyoruz kendimizi dışarı. Venedik'in ruhunu tam olarak yaşamak için mutlaka yapılması gereken gondol gezisiyle başlamak istiyoruz güne. Birçok yerde gondol iskeleleri var. Biz hemen otelimizin önünden bir gondola biniyoruz, gondol sürücümüz de çizgili sweatshirtü ve hasır şapkasıyla o klasik gondol resmini tamamlıyor.



Havanın da güneşli olmasıyla gondol gezimizden büyük keyif alıyoruz. Buarada ince gövdesiyle dengesi çok çabuk bozulan gondolları kullanmanın o dar kanallarda hiç de kolay bir iş olmadığına tanık oluyoruz, korna olmadığından köşelerde kendilerince anlaşma yöntemleri türetmişler.



Gondol gezimiz bittikten sonra amacımız yürüyerek Rialto Köprüsü'nden San Polo bölgesine geçip buradan Santa Croce bölgesine kadar gelip Scalzi Köprüsü'nden (Ponte degli Scalzi) geçerek Rio Terra Lista Di Spagna'dan Campo del Ghetto'ya (Yahudiler'in yaşadığı bölge) oradan da Strada Nuova'dan geçerek tekrar Rialto Köprüsü'ne gelmek. Bu rotayla Venedik'in nispeten daha sakin ve daha yerel San Polo ve Santa Croce bölgelerini ve daha hareketli Cannaregio ve San Marco bölgelerinin büyük kısmını görme şansımız oluyor.

Rialto Köprüsü üzerinde


 Scalzi Köprüsü'nden
 Rio Terra Lista Di Spagna
 Campo del Ghetto


Özellikle sokakların daha da darlaştığı San Polo'nun iç kısımları ile Santa Croce'de "aa burada farklı bir sokak varmış", "gel gel buradan geçelim", "off buradaki kapının güzelliğine bak, kapı zili değil sanat eseri" ... derken nerede olduğumuzu bilmeden yürüyoruz. Tekrar Büyük Kanal'ın paraleline gelmek istediğimizdeyse en büyük yardımcımız Roma seyahat (http://gigi-armario.blogspot.com.tr/2014/12/seyahat-tarihini-yasatan-sehir-roma.html) yazımda da bahsettiğim TripAdvisor uygulaması oluyor.


Venedik'te iki günlüğüne kendi "Tourist" filmimizin Elise ve Frank'i olduk, çok güzel anlar yaşadık, çok güzel yeni anılar biriktirdik. Hakkında söylenen bazı kötü şeylerin aksine biz Venedik'i çok sevdik. Bilmiyorum, belki sonbaharda gittiğimiz için daha boş sokaklarda rahat rahat gezdiğimiz, belki iki günle tam tadında bıraktığımız için her şey çok güzeldi. Ama şunu biliyorum, hayatta geçerli bir kural var ki o da anı nasıl yaşamak isterseniz, nasıl bakarsanız öyle görürsünüz, öyle yaşarsınız.

Sevgiler,
S.





Hiç yorum yok:

Yorum Gönder